Kitap hakkında
Osmanlı hadis tarihi denilince akla ilk olarak İstanbul gelir. Medreselerin kürsülerinde, dârülhadislerin halkalarında ve selâtin camilerinin kubbeleri altında asırlar boyu okunan Buhârî-i Şerîf, bu ilmin payitahttaki sesidir. Hadis orada kök salmış, oradan bütün memlekete dal budak sarmıştır. Bununla birlikte bu ses yalnızca payitahtın kubbeleri altında yankılanmamıştır. Taşranın mütevazı tekkelerinde de hadis okunmuş, şerh edilmiş ve zikir halkalarından müridin gündelik hayatına kadar uzanmıştır. Bu ikinci yolda hadisin nasıl okunduğu ve hangi anlamlara büründüğü ise hâlâ yeterince bilinmemektedir. Bu çalışma, XVIII. yüzyılın sonu ile XIX. yüzyılın başında Köstendil’de yaşamış Nakşibendî-Müceddidî şeyhi Süleyman Şeyhî’nin eserlerinden yola çıkarak bu yolun izini sürmektedir. Müellifin kırk hadis şerhinde, âdâb ve ıstılah risâlelerinde, mektuplarında ve gördüğü rüyaları anlattığı yazılarında geçen yüzü aşkın rivayetin kaynağı ve sıhhat derecesi tek tek tespit edilmektedir. Şeyhî’nin Hz. Peygamber’e nisbet edilen sözleri sûfî vecizelerinden ve fıkıh kaidelerinden ne ölçüde ayırdığı da incelenmektedir. Şeyhî hadise her konuda aynı gözle bakmamıştır. Rüya, zikir ve veba gibi amelî meselelerde sahih hadislere dayanmış; vücûd ve marifet bahislerine geçtiğinde ise sûfî geleneğin kuşaktan kuşağa aktardığı sözlere yaslanmıştır. Eserlerinin Sofya’da ve Üsküp’te istinsah edilmiş nüshaları da onun hadis kültürünün Köstendil’de kalmadığını, Rumeli’nin farklı şehirlerinde elden ele dolaştığını göstermektedir.